12 Kasım 2010 Cuma

Ben Seni Kokladığım Her An, Nefesimi Tuttum...




Bugün hiç olmadığım kadar senin hissediyorum kendimi...  İçimde taşıdığım küçücük bir candın sen. Ve ben öyle çok beklemiştim ki seni...


Biliyormusun doktorlar 19 ekim de doğacak demişlerdi senin için. Oysa sen meleğim; hemen doğmak istemedin, benim özlemle bekleyen kollarıma inat...

Öleceksin diye çok korkmuştum.. Ölmedin ama doğmayıda istemedin inatla. Annen gibiydin... Biliyor musun bende doğmayı bir türlü istemeyen bir bebekmişim. Hayata gözlerimle bakmayı hep ertelemiştim... Sen benim minik bezelyem 12 kasımda açtın ya gözlerini, ben de yeniden doğdum sanki.  


İlk kez ne zaman anneliği hissettim diye sorduğumda kendime, "kusmaktan helak olmuş bedenimle tekmelerini hissettiğim ilk andır" diyorum.
 Sonra sahne değişiyor gözlerimde. Seni ilk gördüğüm ana gidiyorum. O an yaptığım gibi ilk olarak saate bakıyorum. Zaman orada tarihe kazınmalıymış gibi geliyor, insan zaman dursun istiyor, herşey yavaş çekimde ilerlemeli.
Saatten gözlerimi ayırıp tepetaklak duran bedenine tekrar bakmalıyım. Ağlama sesini duymalıyım.. Ve yeniden hayatımda ilk kez hissettiğim mucize yaratmak ve huzur duygusu ile başımı yaslamalıyım...
Sonra yatağıma gitmeliyim, arkamdan seni getirmeliler... Sana baktığım o ilk an ki gibi ağlamaya başlamalıyım, neden ağladığımı bile bilmeden... Gururlu olmalıyım ve evet çok da mutlu...
Zaman bugüne dönmeli yeniden. Az önceki gibi okuluna gitmeliyim. Henüz 7 yaşında 2. sınıfa giden sen, yine sınıfın en miniği olarak ve benim elime bir tane gülenyüz çıkartması yapıştırarak gülümsemelisin gözlerini gözlerimden ayırmadan...

Bebeğim,
Yine de sonunda hayatı seçtiğin için,
 Benim en güzel doğum günü hediyem olduğun için,
 En önemlisi benim kızım olarak doğduğun için...
 Çok teşekkür ederim bebeğim...
Dilerim bir gün sana vermek tüm benliğimle çabaladığım sevgiyi, özeni, önemi, saygıyı takdir edersin...

"Günlerin getirdiği mutluluk olsun sana,
Sevdiğin ve sevildiğin bir hayatı sür bebeğim,
Günün günden güzel olsun"



* Bezelyesi doğduğu andan beri yaptığı herşeyin günlüğünü tutan Efsa...


* Ve bugün benim için apayrı bir yeri olan bir kadının daha doğum günü..
Hani hiçbir şey söylemenize gerek kalmadan içinizdeki duyguları anlar ya..
Ve sizde o söylemeden anlarsınız ya..
Hayatıma giren en özel insanlardan olan en güzel iyikilerimden birine..
Kızımla aynı gün doğan ve ikizi ile bana renk katan cadıya, yarın sımsıkı sarılacağım o özel insana...
 Mutluluktan ziyade hayırlısını dilediğimiz herşeyin olması umudu ile...
Sen hep hayatımda, içimde, yanıbaşımda kal emi güzel kadın..
Seni çok seviyorum Neslim... :)

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kolay Olsaydı...



Kolay olsaydı, çok daha fazlasını yapabilirdim. Oysa az ve öz oldu, benim oldu.

Kolay olsaydı, bu kadar haklıyken susmayı beceremezdim.

Kolay olsaydı, izlerini daha erken silebilirdim.

Kolay olsaydı, kafamı yastığa koyduğum an, daha çabuk uyuyabilirdim.

Kolay olsaydı, çok bakınca yanılabileceğimi bilemezdim.

Kolay olsaydı, üzerimden onu çıkarttıktan sonra bu kadar açıkta kalmazdım.

Kolay olsaydı; ailemin, annemin değerini bu kadar iyi anlayamazdım.

Kolay olsaydı, şu an bu cümleleri kuruyor olmazdım.



* Birkaç güne Ateş böceği ve Neslim ile İstanbul günlerinde...

2 Kasım 2010 Salı

Diyaloglar 2




Erkek dedi ki...
Kalemin sıyrılsa mutsuzluktan.. Mutsuz'u, mutsuzluğu yazmaya alıştığı için, suskunluğu mu tercih eder acaba? Yani ne kadar sevdiğini, ne kadar özel sevdiğini gösterirken depresyona sokan Efsa, sadece mutluluğu yazsa, neler gelir başımıza. :)

Kadın dedi ki...
Yapamıyorum, denedim ama sizin istediğiniz ölçüde mutlu şeyler yazamıyorum. Ya tutku oluyor mutluluğa giden, ya hüzün. Ben sizin anlatımınızla mutluluğu nasıl yazacağımı bilemiyorum. Ve bunu insanlara anlatamıyorum. Yani zaten ben severken mutluyum aslında. İnsanlardan çok sevme biçimimi seviyorum anlıyor musun? Bu benim en büyük handikabım. Ben mutluluğu yazdığımı düşünürken, siz bunu mutsuzluk diye nitelendiriyorsunuz...

Erkek dedi ki...
Hahaha! "Ne kadar güzel seviyorum oysa" diyerek saplantı haline getirdiğim, kendi içimdekine kıyamadığım insanlar var şu hayatta.

Kadın dedi ki...
İşte aynen bu şekilde.. Ve bu nedenle hayatımda barındırıyorum ben bazı insanları, yaşamaktan çok yazmayı sevdiklerim var. Hatta geçen gün bunlardan biri dedi ki bana; "Efsa senin kimseye ihtiyacın yok. Sadece birine sığınmayı seven yanlarını göstermeyi seviyorsun. Sen güçlüsün, bak bende öyleyim ve bu nedenle bu kadar umursamazım. Sen kendi başına da ayakta durabilen ama birlerinin varlığı ile mutlu olan insanlardansın. Bu bizim gücümüz." Demem o ki ben çok canımın yandığı zamanlarda bile ölmem aşkımdan. Ben kendi sevgimi seviyorum buna acırım, neden sevdim diye değil, neden o da beni böyle  (kendini sever gibi) sevemedi diye.
Mutlu olma şanslarını geçmişte kullanıp ve bunun için fedakarlıklarda bulunulmuş önceki ilişkilerin izlerini bana yansıttıkları ve çaba harcamadıkları için acırım onlara, kendime, ilişkimize...

Ya böyle olunca çünkü o hiçbir şey beklemezken sen veriyorusun, yazıyorsun, askından ölecekmiş gibi oluyorsun. Fakat diğer tarafa baktığında hiçbir tepki yok. Bozuluyor insan. Tamam salt bir beklenti ile yapmıyorsun bunları, sadece "özen göstermek" hallerini ona yaşatırken en ufak bir ters davranış incitebiliyor.

Erkek dedi ki...
1.5 yıldır bunun tartışması içerisindeyim. Ama tartışarak bir yere varılmadığını, daha da kötüye götürdüğünü de maalesef yaşayarak tecrübe etmiş durumdayım.. İnsanlar istemeden hiçbir şey elde etmemeye alıştıklarından; bizim gibi doğal "vericiler"i hep ihtiyaç duyan, bağımlı falan gibi adlandırıyorlar, ona bozuluyorum ben.

Kadın dedi ki...
Hayat...

Erkek dedi ki...
Hayat...



* Dost yürekli bir adamla yapılan eşsiz bir sohbetin tadından kalanlar...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Yokluğunun Ortası...



Sen yokken...
Tırnaklarım uzadı, kısalan saçlarıma inat.
Affettim fareyi bir lokmada yutan kediyi..
Balkon kapısını örtmeyi unuttum bazı günler..
Bilirsin panjurlarım zaten hep kapalı..

Çörek otlu poğaçalar yaptım.
İçlerine maydanoz koymadım sen sevmezsin diye...
Taze fasulye yaptım zeytinyağlı yerine..
Vazgeçtiğim ne varsa, geri kazanmak adına oyaladım kendimi...

Sen yoktun..
Geçmiş zamandaki tüm kadınlar, adamlar iliştiler yanıma.
Sonu sana çıkmayan yollarda yürüdüm tek başıma.
Senin yolun koyulmak için miydi; durup, dinlenip, oturmak için mi vardı bilemedim.
Öyle olacak sandığımdan, öyle olmasına tahammül ettiklerimle,
Aynı meridyende senden uzak tek nokta olmayı becerdim.

Sen yoksun..
Şimdi durup geçmişe bakıyorum.
Saçlarımın kiri ile sana geldiğim günleri düşünüyorum.
Etrafıma bakıp söyleniyorum;
 "hani her şeyinizle kirlenmeyi göze alıp seversiniz ya bir adamı"
"hani bir çocuğum olacaksa, ancak onun gibi bir adamdan olmalı"
dersiniz ya diyorum.
İşte ben bu adamı böylesine sevdim diye diye anlatıyorum.

Gerisi akıl bulandıran bir suskunluk...
Birinci ve ikinci tekilden ibaret bir yaşamda; birbirimiz için iyelik zamirleri iken, üçüncü tekil şahıstan ibaret kalmak..
Boş ver.


* Bu aralar bir rakı,balık sevdasına düşen Efsa...

26 Ekim 2010 Salı

Dans 2



Bu hafta bir video ile baş başa bırakıyorum sizleri...
Değişik ve biraz daha samimi bir dans türü olan Bachata ile..
Ve yine birkaç hatasını yakalayan ben.. :)
İyi seyirler...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Neden mi?


Sen bana ne mi yaptın?
İçinde senin olmadığına güvenip girdiğim tüm yollarda,
-bir labirentte insanın karşısına dikilen tuzaklar gibi-
 her defasında karşımda bittin.
Senden kopmamam, sevgimle seni beslemeye devam etmem için hiç yakamı bırakmadın.

Şimdi durup ne dememi bekliyorsun bilmiyorum.
Bana her ihtiyacın oluğunda yanındaydım.
Her pişman oluşunda, tüm günah çıkarışlarında yanındaydım, arkandaydım.
Sen beni hep ardında bıraksanda...
Hiç vazgeçmedim seni sevmekten!

Ama sen tüm bunlara rağmen ne mi yaptın;
Yokluğunda her şeyi sineye çekip, varlığına minnet edeyim diye!
O anki ilgine şükran duyayım ve seni bu şekilde kabulleneyim diye,
Bir cehennemi sundun sen bana, ellerinle!

Belki de; "İşte bu yüzden şu an vazgeçiyorum senden" dediğimde, bir arkadaşım bana ne dedi biliyor musun? "bir cehennemi kabul edebilecekken sen, bundan eminken karşındaki adam; cenneti sunmak istemedi sana. Ve sen cehennemle yetinmeyi denedin. İşte bu yüzden."

Cenneti yaşatma imkanın varken ,sen beni bilerek bu cehennemde yaşattın,
Bilerek ve isteyerek!
Bununla beslendin çünkü.
Hep elinin altında kalayım istedin!
Doğru yanıtları farklı anlamlarla saptırıp, yanlış soruları sormama neden oldun!
Beni hep sorgulamalarla başbaşa bırakırken, hiçbir şey yokmuş, bu davranışların doğalmış gibi davrandın.
Ben seni sevgimle yüceltmeyi isterken, senin için öylesineymişim ifadesi taşıttın.
Bana vermediğin tüm sevgini başka kadınlarla harcadın.

Ah sevgili inan herşeyi kaldırabilirdim, aldatılmayı bile kabullenebilirdim.
Ama ben seni en başından beri dürüstlüğünle sevmişken, sen bana yalan söyledin.
Bu sefer kaldıramayacağım şeylerin altında ezdin!

Biliyor musun yine çok sevdiğim bir başka kadın, senin bu medcezirli davranışlarını anlayamadığımı anlatırken;
"Efsa sana ne yapıyor biliyor musun? Seni davranışlarıyla, sözleriyle, özeniyle yükseklere fırlatıyor.. Ama sonra tutmayı unutuyor".
İşte sen buydun 2 sene boyunca!
Beni kendinde hep "dün" bıraktın!

Açtığın yaralar kapandığı veya yerine koyacak başka insanlar bulduğum için,
Veya seni sevmekten yorulduğum için bitmedi bu sevgi...
Hem bana bir yalanını yakaladığım, hem de gözümde bir ilah gibi görünürken vazgeçilebilir olduğunu bana gösterdiğin için bitti bu sevgi!
Bitti.

Şimdi bir zamanlar nasıl seni sevdiğimi gururla ve hiçbir çekinceme duymadan söylediysem, bitişini de aynı gurur ve dik duruşla ilan ediyorum.


* Bu aralar üşengeçliği üzerinde olup diğer blogdaki eski azıları buraya aktaran üşengeç, ama bir yandan çocuksu sevinçlerle dopdolu bir güne gülümseyen Efsa...

* Görsel

20 Ekim 2010 Çarşamba

Her Şey Hayal Etmekle Başlarmış :)


Bugün canım gibi, kardeşim gibi sevdiğim bir kadının doğum günü...

Şu an kendisi ile iki farklı şehirde,
Benzer havaları soluyoruz.
Benzer duyguları ardışık zamanlarda yaşıyoruz.
Hisler, yaşanılanlar hep aynı..
Bizim birbirimize "yine mi" demekten yorulduğumuz anlar, öylesine fazla ki...

2 yıl önce onu ilk tanıdığımda;
İkimizde yaralarımızı sarmak için bolca dua eden, 
Yeni yeni kelimelerin gücünü keşfeden,
Ve bu esnada giderek samimileşen iki insandık.
Ve sonradan anladık ki biz aslında geçmişte de karşılaştırmıştık...

Kader bizi birbirimizden habersiz;
Aynı şehirde,
Aynı binada 3 seneye yakın çalışmamızı sağlamış,
Ve tesadüfen blog ortamında yeniden bir araya getirmişti...
Bu bizim tatlı bir anımız olarak yerleşti tarih sayfalarımızda..

Bir insan, başka bir insanı nasıl kardeşi gibi severse, öyle bir bağdı aramızdaki..
Çok şey yazılası, söylenesi..

Evettt,
Sana kutlama mesajımda yazdığım gibi güzel kadın.
(Şimdi kendisi olsa yok çirkinim ben falan filan bıdı bıdı konuşur. Ama o öyle güzel ki benim gözümde her şeyi ile) 
"Dilerim Allah' tan, hergün birbirimizi gördüğümüz halde tanımadığımız o 3 yılın acısını,
bir ömür bizi bir arada tutarak çıkartsın"
Seni seviyorum ve hep hayatımda ol istiyorum...
Moralinin bozuk olduğu bir günde da yazdığım ufacık tefecik bir yazıyla bitirelim bu doğum günü yazısını. :)

Ben seni hep kardeşim gibi sevdim.
O şen şakrak gülüşünü,
Keçi gibi apollon tapınağında benim cesaret edemediğim yerlere tırmanışını,
Kafalarımız bir milyon halaylar çekişimizi, göbek atışlarımızı.
Yanında çekinmeden serdiğim sofra bezini,
Sabah kalkınca gördüğüm yüzünü sevdim.

İçtenliğini,
Pırıl pırıl bakışını,
Bana fal bakışındaki harfleri bile sevdim.
Senden sonra kimse falıma bakmadı benim bilesin.

Ateş böceğim, sen benim sadece dünüme, bugüne sığdıramayacağım kadar özel,
İlk kez evime çekinmeden kabul ettiğim birisin.
Senin için elimden gelenin en iyisini yapacağımı bilirsin.
Lütfen inan, her şey güzel olacak.
(yanıma geldiğinde-geldiğimde) o iç seslerinin üzerinde tepineceğim

Geleceğimde bile var ol olur mu?


* Herşey hayal etmekle başlarmış değil mi can' ım.. "Hayallerimize" o zaman deyip, yüzündeki gülümsemeyi saklayamayan Efsa..

* Görsel biziz işte... :)



19 Ekim 2010 Salı

Mektuplar / Geçmiş Zaman Yazıları


Merhaba canım arkadaşım,
Seninle pek benzer şeyler yaşamadık biliyorum. Ama şimdi ona yazdığın mektubun, yaşadıklarıma benzeyince kalakaldım açıkçası. Böyle olacağının eminim sende farkındasındır...

"Hani demişsin ya; "Çok benzer durumlar.Tek farkı onun için başkaları yok. Kadınlarla ilgili değil sorunum. Ama bir an gelip seninki gibi tamamen ilgisiz oluşu, kendine dönüşü yoruyor beni, sonu yok."
Bence yapabiliyorken yap. Biliyorsun "O" onu bırakmama hiç müsaade etmedi. Bunun sana yapılmasına izin verme. Kesebiliyorsan temasını, ilerletmeden kes bence. Sana kendisini hatırlatmasına izin vermemelisin."

"Can arkadaşım,
Son zamanlarda neyi fark ettim biliyor musun? Ben onu tanıyordum evet. Arkadaşı bile bana hep bu yüzden kızmıştı. "Onu bu hali ile bildiğin halde sonradan üzülüyorsun" demişti. Ama hiç karşı taraftan bakmayı denemedi kimse. O da beni tanıyordu. Huyumu, bağımlılığımı, sevgimi, tutkunluğumu, arkadaşlığımı biliyordu. Buna rağmen her seferinde kapımı çaldı. Evet, onu ret ettiğim anlarda fazlasıyla oldu. Ve hepsinde doğru olduğuna inandığım anlardı. Yalnız tek sorun eninde sonunda ona bir kapı açtım. Bağımlıydım. Saplantılı bir hale gelmiştim, onun bu tutarsız davranışlarına. Ama herkes -ki buna bende dahil- beni suçlarken, bile bile yaptığımı düşünürken onun dürüstlüğü ile avuttuk kendimizi..."

"Asıl doğrusu neydi çok düşündüm üzerinde. Seninde dediğin gibi sevgili arkadaşım, "dürüst olması doğru olduğu anlamına gelmiyordu" O tüketim çılgınlığına kapılmış gibiydi. Kendi hayatını tükettiği yetmiyormuş gibi benimle beslenerek, beni de tüketiyordu. Susadığında önündeki bir bardak suya saldırıyordu. Oysa ben istiyordum ki, o susuzluk anlarında alsın önüne seyretsin birkaç saniye, yudum yudum içsin. Tüketmeden..  Ama kendimi avutuyordum."

"Evet hala seviyorum,  ama onu bu hali ile kabul edecek kadar çok değil! Sevgi bu değil, bir kabullenmişlik değil! Bana bunları düşündürttüğü için bile kızıyorum ona şu an! Kendimi bunu kabul edebilecek kadar düşüşüme, düşüncesizliğime de kızıyorum. Eşime tanımadığım ayrıcalığı tanıdım ben ona. O herif beni aldattığında da "acaba mı" diye düşündüm evet, ama bu ona duyduğum aşka bir ihanetti. Ve aşk ihaneti kabullenmezdi. Ben bu nedenle evimi terk ettim. Ama son 2 senedir evimin karşısındaki durak gibi kalakaldı hayatımda. Uzaktan bakıyordum. Aslında bakma, kızıyorum ona şu an. Onu haklı çıkaracak bahaneler bulduğum için kendime birde..."

Birde yazdıklarının arasında dikkatimi çeken bir şey var. "Beni kırmamak için aramamıştır. Kesin kızmıştır bir şeye. Kırmamak için aramamayı tercih etmiştir." demişsin bir yerde... Gülümsetti... Eminim, öyledir. Bakınca hep öyle olur zaten. "O"da benim ne kadar üzüldüğümü görüp çekerdi kendini dönem dönem. Sonra tanıştığım bir başka adam bunu yapmayınca şaşırmıştım. İlk kez kırgın ve kızgın yatmama izin vermeyen bir adamdı o da. O an neye kızdığımı anlamaya çalışıp, belki sadece güven verici saçma salak bir kaç sözle duymak istediklerimi söylerdi. Ama hiç uğraşmak istemedi bunun gibi. Çünkü bunların hepsi cesaretsiz, zırnık yok."

"Söylesene bana şimdi; sen gittin, ben gittim yaşadıkları şehirlere. Ne oldu? O gelecekti.. Hani nerede? Peki, biz neden bunu yapıyoruz? Neden hala onlar adına bahane buluyoruz.. Aslında bulmayacaksın, arasaydı, gerçekten seni isteseydi arardı gelirdi. Senin kendini soru işaretleri ile bırakmana izin vermezdi"

"Canım arkadaşım sence de artık hayatlarımıza birilerini almamızın zamanı gelmedi mi? Hani bunu birilerinden kurtulmak için veya tipik kadın yedekçiliği için değil, gerçekten birilerinin olması gerektiğinden... Artık zamanı geldi bence. Uzaktan, oradan, buradan değil! Gerçekten her sıkıntılı anımızda yanımızda olacak, gelip gitmenin sorun olmayacağı insanlar.."

"Yaniiii, sonuç olarak ne yapıyoruz küçük hanım. :) Eğer gelmiyorsa siktirediyoruz. Kaçsın dursun kendi kendisine bu ve bunun düşüncesindeki adamlar. Hangi deliğe giriyorsa, girmek istiyorsa,  bu sefer sen sok onu o deliğe... :)"

Seni çok sevdiğimi ve mutlu görmek istediğimi bil.
Sevgiler. :)


* Günü gaflar ve mide bulantıları eşliğinde geçiren Efsa..

*Görsel

15 Ekim 2010 Cuma

Akort



Kemanın telleri birbirine değiyor ne zamandır...

Arada akort etmeye ihtiyaç duyuyorum kendimi.
Başkaları bulmadan, kendi hatalı noktalarımı arıyorum.

Bu aralar yine akort edilmeye ihtiyacım var!
Belki...
Biraz daha sola çevrilmeye...

Yaslamalı birisi boynunu bana.
ve ben demeden anlamalı ne kadar çevrileceğimi...
yormamalı,
ve germemeli yaylarımı...
Çocuk oyuncağı gibi kendine göre de ayarlamamalı seslerimi

En güzeli olmalıyım seslerin...
Bugün sesim hüzünlü çıkmalı,
Yarın neşeli.

Bu aralar akort edilmeye ihtiyacım var...
Kendi sesimi en doğru notada bulmak için.

Kendime güzel gelsede sesim, dışarıdan farklı duyulduğunu keşfettim.
Anlaşılamadığımı anladığımda, kendimde kusur arayan bir insanım ben.
Biraz sağ, iki kere sola çevirmeli beni.

Sonra...
Kapat gözlerini... Ve çal beni...


* Yakında: "Kasımda İstanbulda bir Efsa..."


7 Ekim 2010 Perşembe

Yaşamaya Değer


Paloma: "Go' nun satrançla benzerliği yoktur. Satrançta, kazanmak için öldürürsünüz. Go' nun en önemli özelliklerinden biri, kazanmak için hayatta kalmanızın yanında, rakibinizi de yaşatmanız gerektiğidir. Hayat yada ölüm, hamlelerinizi ne kadar iyi yada kötü inşa ettiğiniz oranda belirlenir. Ve kazanan mümkün olan en iyi yapıyı inşa edebilendir."

Paloma, Bay Kakuro ile konuşurken...
"Bayan Michel' i bir kirpiye benzetiyorum. Dıştan bakınca dikenli, bir kale gibi korunaklı. Ama bana öyle geliyor ki, içini görebilsek aslında hiçte uyuşuk olmayan bir nevi şahsına münhasır, sadece göze batmaktan sakınan, son derece zarif yaratıklar gibi sanki..."
"Bizde bu hayatta hepimiz kirpiler gibiyiz. ama çoğu zaman zerafet yoksunu"


Paloma: "Çikolata neden bu kadar güzel? İçeriği yüzünden mi? Ya da dişimizin arasında çıtırdamasının hoşumuza gitmesi yüzünden mi? Ben en çok dilimin üzerinde eritmeyi seviyorum."
Renee: "Hakkın var. Yeme şeklini her değiştirdiğimizde, sanki onu yeniden keşfediyoruz."

Paloma: "Biraz huzur istiyorum sadece."
Renee:  "Odanda huzur bulamıyor musun?"
Paloma: "Eskiden saklanırdım, ama artık beni buluyorlar"


Palomanın annesi kapıcı kadınla konuşuyorken, evin kedisi kapıya doğru yöneliyor. Küçük kızında elinde kamera var çekiyor bunları bir yandan. Kedi kapıya yöneldiğinde anne, kapıcıyı hafiften ittirip kendi ile birlikte dışarı çıkartıyor. Ve Palomanın ağzından burjuvayı anlatan en güzel cümle çıkıyor benim için.
Fısıltı ile: "Kedi çıkmasın, kapıcı girmesin"

* Dün akşam izlediğim ve tadı damağımda kalan enfes, sade, günlük yaşantımızın içinden çıkıp gelmiş gibi olan "Yaşamaya Değer" adlı filmden aklımda kalanlar cümleleri aktardım size... Uzun zamandır ilk kez bir film bana bu kadar içten geldi. Yok denecek kadar az bir abartıya sahip, kişilerin birbirlerine geçişleri birkaç yerde yarımlık duygusu verse de, hayatımızdaki insanların ardında saklanan gerçeklikleri anlatıyor. Sanılanın aksine "görünenin ardındakini" gibi... Küçük bir kızın yaşamını çevreleyen insanların yaşamlarına da dokunuyoruz.

Kesinlikle izleyin demiyorum. Ama izlerseniz hoşuna gider ve ağzınızda hem neşeli, hem hüzünlü, hem düşündüren, hemde en önemlisi yaşam tadı bırakacak diyorum.

Filmin kısaca özeti şöyle:
Muriel Barbery'nin çok satan romanı "L'Elégance du Hérrison"dan uyarlanan film her biri kendi yalnızlığına gömülmüş karakterlerin bir apartmanda kesişen hayatlarını mizahi bir dille ele alıyor. Paloma Paris'te dış dünyanın hızlı temposundan uzak bir çevrede yaşayan 11 yaşında, oldukça zeki ve sıkkın br kızdır. 12.yaş gününde intihar etmeye karar veren Paloma, ölümle randevusunun yaklaşmasına yakın ketum ve yalnız apartman görevlisi Renée Michel ve gizemli olduğu kadar elegan Mösyö Kakuro Ozu gibi değişik karakterlerle tanışır. Böylece Paloma karamsar hayatını gözden geçirme şansı bulacaktır.


* Filmin içinde küçük kız çok hoş bir kart hazırlıyor Bayan Michel' e. Bir gün benim için çok değerli olan birkaç insana da böyle kartlar hazırlamam gerektiğini hissettim. :) Resimleri çizmeye başladım bile. :)

5 Ekim 2010 Salı

Sahne Değişir / Başarı Duygusu


Sahne değişir...
Babası arada kaçamak bakışlarla, ışıl ışıl bakan gözlerle kızını dinlemektedir. Kız ise sağ dizini, babasının sol dizine dayamış; kalbi anlattıklarının heyecanı ile gereğinden hızlı atarak oturmaktadır. Elinde son maçında kazandığı madalyasını tutup, sıraya dizdiği diğer madalyalara bakarak:
- "Baba, bir pano yaptıralım bence. Bak bu ilk altın madalyam en tepeye bunu koyarız. Gümüş ve bronzları da birbirinin altına. xxx abi çiviletmiş buna benzer bir şekilde" der. "Hatta baba, senin görevde iken aldığın nişanları da koyarız en tepesine"
Babası ise gülümseyerek öper ellerini kızın. Heyecanına ortak olduğu bellidir gözlerinden...
Annesi ise gülerek
-"bence bacağındaki morlukların birer fotoğrafını çekelim, panoya her birini asarız. Bu gidişle ten rengi diye bir şey kalmayacak kaval kemiklerinde" diye takılmaktadır ona.

Kız o an, şans faktörü dahil bir yere gelmek istiyorsan emek, özveri ve efor sarf etmen gerektiğini, ama sonunda elinde/yüreğinde o kanıtı tuttuğun an tüm bunlara değeceğini öğrenmiştir...

Ve sahne değişir...
22. doğum günüdür kızın... Yeni bir yaş, ona yeni bir hayat da kazandırmıştır. Hayatında sürekli ertelenecekler listesinde olan bir şey için bu kadar sabredip, bekleyip, acı çekip; sonunda bu kadar mutlu olacağını söyleseler inanamayacağı bir şey gerçekleşmiştir. Bir tatlı yorgunlukla gözleri kapanır... Uyandığında annesi yanı başındadır. 10 saat önce karnında olan bebeğiyse, şu  an kucağında mışıl mışıl uyumaktadır. Kokusu bile öyle güzeldir ki. Kendi annesine bakıp gülümser, annesi de ona... Bebeğinin dudaklarında gezinirken parmaklarının kıvrımları, emmek için aranır çileği. Bezelyeden parmakları vardır sanki o çileğin...

Kız o an; hayatta hiçbir şeyin bu kadar başarı ve mucize dolu olduğu duygusunu veremez. Ne iş, ne eşi, ne kazandığı madalyalar, ne arkadaşlık... Hiçbiri bunun kadar mucizevi olamaz diye düşünür 


Sahne değişir...
Bu geçen birinci aydır... İçinde sigarayı bırakma isteği olmadan bir inat uğruna bu kadar dayanmasına annesi mucize gözü ile bakmaktadır. İlk kez 14 yaşında tattığı bu tadı (annesinin tabiri ile zıkkımı), başlarda gençlik hevesi ile içmeye başlamış, ardından iş yaşamında da devam ettirmiştir.
Şimdi ise boşanmasının üzerinden bu kadar az bir süre geçmesine rağmen 10 yıllık bu hevesi bir anda bitirmesine herkes hayret etmiştir.
Kendiside gurur duymaktadır iradesi ile. Birgün öylesine, hiç aklında yokken "yarın öğlene kadar almayayım bakalım, dayanma sınırım neymiş" diye başlattığı bu oyun, sonunda o gün akşamına dek dayanmasına, sonrasında da tün gün, tüm hafta, tüm ayına yansımıştır. Ona yenilmeyeceğim ve kendimi yenilemek istiyorsam, ilk bundan başlamak kadar güzeli yok dediği bir irade savaşına dönüşmüştür. 3. yılına birkaç ay kala kendince başarı hikayelerine bir yenisini daha eklemiştir.

Düşünür kız... Kendi ellerimle kendimi öldürmeyi göze almışken, bazen öylesine yapılan en ufacık hareket ona hayata yeniden adım atma hevesi kazandırmıştır. Bir başarı diğerini tetiklemiştir. Önce iş, sonra sigara, sonra kendini toparlama evresi baş göstermiştir. Ve istemeyerek başladığı bu olay, inadı ve kararlılığı sayesinde sağlıklı bir çevreye sahip olmasını sağlamış, kızının insanlara "annem artık sigara içmiyor biliyor musunuz" övünmelerine sahne olmuştur. 


* Bu aralar sürekli aksilikler olmasına rağmen, kendini mutlu hisseden Efsa...

* Görsel

1 Ekim 2010 Cuma

Mektuplar / Bir Gece ve Ardında Bıraktıkları...


Gelecek olana;

Merhaba adam,
Bakma böyle mektuplarla seslendiğime, bazen insana en kolay içini dökme yada iletişim yolu buymuş gibi geliyor. senelerdir farklı insanlara, farklı zamanlarda, içlerinde bir çok konuyu barındıran mektuplar yazdım. İlk kez de sana bu kadar uzun yazıyorum. İlk defa bir insana ne şekilde hitap edeceğimi şaşırıyorum.. Sen dahil kimse ile konuşamayınca, "ama"lar ve "keşke"lerle birleşip anılmaya başlandı bende. Her "ama" bir jilet kesiği gibi, her "keşke" içimde patlamaya hazır birer çığlık sanki...

Hani hayat insanı ummadığı yerlerden alıp, ummadığı yerlere taşır ya.. Senin de benim hayatımda bambaşka bir rolde iken, bu kez farklı bir rolle karşımda olacağını söyleseler inanmazdım bile... Ama şimdi yapamıyorum. O geceden, sözlerinden, beni karşına alıp aralıksız 2 saat konuşmandan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum.

Bir ipin ucunda asılı kalmış gibiyim.
Bir yandan kendi kendime "atla işte ne olacak" diyorum.
"Sen bunu çoktan hak ettin. Kimin değer yargısına göre hareket ediyorsun ki, neyi bekliyorusun ki! Ölümcül bir günah işlemiyorsun. Başkaları ile bitmiş bir ilişkinin üzerine, yeni bir ilişki! kuran ilk sen değilsin. Düşünme, sadece o an içinden geçeni yap gitsin... Düşünme.."

Ama diğer yandan tüm doğru saydıklarım parmaklarımda oluşmuş bir kuvvete dönüşüyor.
"Bu zaman dek inandığım değerleri bir insan için böyle yerle bir edebileceksem, ne anlamı kalıyor ki yaşamanın.. Beni ben yapan bu değilse ne peki?" diyorum...

Aslında inandırılmak istiyorum! İkimizde çocuk değiliz, birbirimizi uzun zamandır tanıyoruz. İkimizde birbirimiz için ne kadar değerli olduğumuzu biliyorum. Ama adım atmaya her ikimizde korkuyoruz. İkimizde geçmişimizden kaçamıyoruz ve gelecek için sözler vermeye çekiniyoruz değil mi? Tüm dünyaya birbirimiz için sırtımızı dönmüşken, "ya olmazsa" yı istese de çıkaramıyor insan aklından... Ne sen bunları göz ardı edebiliyorsun, ne de ben! biz bunları, sevgimizi taşıyacak kadar kuvvetli miyiz?

Benim için savaşacak kadar güçlü olduğunu biliyorum. Ama ya yorulursan diye düşünmeden edemiyorum. O kadar ezberi bozulmuş durumdayım ki, gittiğinden beri düşüncelerimde saptığım tüm yollar sana çıkıyor. Her senden vazgeçmek istediğimde, hatta uzaklaşacak mazeretler üretmeyi denediğimde; enseme, saçlarıma düşen gözyaşıların aklıma geliyor.

(Neden o an sana yüzümü dönmeme izin vermedin? Omuzlarımı tutan ellerini, ellerimin arasına almak için çırpındığını neden fark etmedin? Neden sen ağlarken, o damlaları silmek, yok etmek istediğimi görmedin? Bana bunu neden yaptın? Kendine neden yaptın? Aslında nedenlerime mazeretler aramıyorum, bazı şeyler nedensiz geliştiğini bilecek kadar yaşadım hayatta.)

Ellerin o kadar ben gibiydi ki.. Sana dokunurken yabancılaşmadım, yabancılamadım seni. Bütün bir gün kokun boynuma ve ellerime sinmiş bir şekilde dolaştım. Kafamı hafif oynatsam saç tellerimin arasından bile sen fışkırdın sanki. Ya hayatımda her şey yolunda çok şükür, gülüyorum, mutluyum. ama bir tek sen eksiksin sanki... Birlikte olsaydık, biz güzel bir çift olurduk düşüncesini beynimden atamıyorum. Sevme biçimlerimiz aynı, düşüncelerimiz aynı, ama biz ayrıyız... Ve yok artık dedirten bir ilişkinin içerisine atılmaya ikimizde çekiniyoruz. Bir şekilde tutulup kalacağımızı, her an birlikte olmayacağımızı, mesafelerimizi, yaşayış biçimlerimizi hepsini bir tartıya koyunca dengeler şaşıyor çünkü...

Ah adam, şunu bil!
Bir gün bütün bu olanlar yaşanmasaydı, farklı şehirlerin, farklı kültürlerin, farklı insanların karşısına çıkmasaydık; doğru bir ilişkiye seninle adım atmayı çok isterdim, inan.

"Peki ya geç mi" diyor, içimdeki ses.
Sussun istiyorum!
Susmuyor...

* Bu aralar neredeyse tüm arkadaşlarım ev arıyorlar. Hepside bu şehire gel, iş bulalım sana da, birlikte kalırız söylemlerindeler. Verilecek her kararı beklemeye alan, Kasımdan sonraya erteleyen Efsa...

Dip not: Ve yazı yanlış anlaşılmalara müsaade etmemesi için ilham veren sayfayı aktarayım istedim...
 
* Görsel

27 Eylül 2010 Pazartesi

Bir Kırmızı Sonbahar Kadınına...




Bugün her daim hayatımda var olmasını dilediğim bir kadının doğum günü...

Hani yüzünü sık görüşmelerle olmasa da nadiren görürsünüz ya,
Veya karşılıklı her denemenizde denk gelemeseniz de asmazsınız ya suratınızı...
Onun hep yanınızda,
arkanızda,
sapasağlam,
En güç anlarınızda bir elinin omuzunuzda durduğunu hissedersiniz ya birisinin.
Benim için böyle bir insan işte o...

Hayatımda hep var olsun dediğim,
bunu dilediğim,
bunun için elimden gelen her şeyi yapacağımı bildiğim,
İstanbul' a uğradığım her an görmek için çırpındığım bir kadın o benim.

Tüm alengirli kelimelerin bile hafif kaldığı teşekkürlerimin sahibi.
Beni ben olduğum için seven,
Her içime kapanışlarımda açmak için çaba gösteren,
 Susmak istediğimde benimle birlikte susan,
Bazen saçma gevezeliklerime eşlik eden,
Dertlenmelerimde beni sessiz bir şekilde dinleyen ve eşsiz bir empati yeteneği ile bana kendince doğru olanı değil, içimden geleni yapmam konusunda yönlendiren biri.

Hayatımın en güzel "iyi ki" lerinden biri...
İyi ki yolum, yolunla kesişmiş.
İyi ki kader bizi; kırk yılın başı geldiğim bir İstanbul akşamında taksimde görüştürüp, sabahında Kadıköy' ün arka sokaklarının birinde, birbirimizden habersiz yeniden karşılaştırmış...
İyi ki dünya küçükmüş ve biz bu karşılaşmayı ömrümüz boyunca yüzümüzde hoş bir gülümseme olarak anacağız.
Seni bir kardeş ablasını nasıl severse öyle seviyorum.
Ve hep ama hep mutlu, bol gülümsemeli bir ömür geçirmeni içtenlikle diliyorum.
Şans seninle olsun sonbahar kadını. :)

Seni ilk tanıdığım günlere kelimelerine vurulduğum bir cümlenle sonlandırmak değilde, "şimdilik" diyebileceğim bir tonda bitsin bu yazı...




* Tüm şımarıklığı ve arsızlığıyla "şeyyy yazı giricem de" şeklinde bir ifadeyle, doğum günü kızından resmini koymak için izin isteyen Efsa... :)))

İşte böyle birşey aramızdaki bu dostluk, "acaba yanlış anlar mı?" diye düşünmemek...



* Görsel mörsel izinli işte... :)))

22 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Sokak Köşesi


Az sonra ben o sokağın öteki ucundan, yeni bir sokağa döneceğim.
İnsanlara, kokulara, ağaçlara...
Evlerin duvarlarını sümbül yerine, yaseminler sarmış olacak belki de..
Kurabiye kokan anne, az sonra okuldan gelecek çocuğunu kucaklayacak.
Parmakları nasır tutmuş bir adam, karısına yeni bir yazma alacak.
Saat 7 yi 14 geçecek mesela,
Akşam ezanı okunacak.

Ben az sonra seninle dopdolu geçen o kaldırımlarda son adımımı da atacağım.
Kelimelerden oluşturduğum insan kalabalığını, temizlemekten vazgeçeceğim.
Sokağın kirlenecek!
Bir köpek havlayacak.
Sokak lambaları yanacak,
Kaldırımlar bir arnavut yumuşaklığında basılacak...

Ben az sonra köşedeki yavruağzı evin duvarına son kez parmaklarımı sürüp, döneceğim köşeden.
Emanet bırakacak çiçeklerim olmayacak.
Senin yüzünü yansıtan çocukları özleyeceğim en çok.
Ama bakmayacağım ardıma.

Az sonra gideceğim ya, adımlarımın sesi bile duyulmayacak.
Görkemli bir girişin, sessiz gidişlerini yaşayacağım.
Güneşin batışı karışacak saçlarımın kızılına
Bu kez savrulmadan, savuracağım...

Ben az sonra o sokağın öteki ucundan döneceğim.
Akıllarda son görüntüyü, köşeyi dönerken rüzgarla ayaklanan elbisemin ucu yaratacak.
Seni iyi hatırlamayacağım,
Bir zamanlar sana kaptırdığım elimi sallamak için, kolumu yormayacağım.



* Biraz kafası karışık Efsa...

* Görsel

17 Eylül 2010 Cuma

Bir Çınarın Ardından...



İnsan ne kadar hazırlıklı olsa da, ilk duyulan şokun ardından her saniye daha da fazlalaşıyor o ölüm acısı.
Bugün anneannemi kaybettik.

Hani bazılarımızın hayatlarında güçlü kadın imajı olur ya; gerek anneannemin annesi, gerekse anneannem şu dik duruşlu ve kendi parasını kendi kazanan kadınlardı. Ufak bir ilin ufak bir ilçesinde doğmuştu. Annesinin savaştan sonra evlendiği kocasına ve onun okula gitmesini engellemek için söylediği "okula gönderip orospu mu yapacaksın kızını" tarzı sözlerine karşı durarak, köy enstitüsüne gitmiş, burada dedemle tanışmış ve ikisi de nişanlı olmalarına rağmen onlardan ayrılıp kavuşmuşlardı.

Şöyle bir düşündüğümde onunla ilgili ilk aklıma gelenler:
* Doğduğum ilin ilk öğretmenlerinden biri olduğunu..
* Hatta öyle nam salmıştı ki, aile adı yada lakabımızla anılmayıp, ben .... öğretmenin torunuyum dememin yeterliliğini..
* Yatağa düşmesine 1 ay kala bulmaca çözmesini..
* Hacı hoca takımına inanmayıp, hacca gittikten sonra 65 yaşında Kuran-ı Kerim ve sureleri öğrenmesini..
* Her zaman dik, inat ve sağlam duruşlu bir kadın olduğunu..
* Torununun torunlarını gördüğünü..
* ve 1926 doğumlu olup, Atatürkü gördüğünü..
* Geceleri rüyalarını unutmamak için başucunda kağıt, kalem bulundurduğunu..
* Her gün temizlik yaptığını..
* Babamla birbirlerine sürekli çattıklarını..
* Çok küfürlü ve edepsiz şakalar, el kol hareketleri yaptığını.. ve bizim kıkırdayıp, yüzümüz kızararak yanından kaçıştığımızı..
* Her ziyaretimizde "fiil nedir, sıfat nedir, çarpım tablosunu" 8 yaşımızdan beri bunları ezbere bildiğimiz fakat her halükarda sorular soran olduğunu.. 
* Hamileliğimde ya bende ikiz doğurursam diye korktuğumu..
* Dedem öldüğünde tüm çocuklarına burma bilezikler dağıttığını..
* Dedemle severek evlenmelerine rağmen sonraki süreçte hep lanet herif diye anımsadığını..
* Balayı zamanında yaptığı yemeği sokağa döken dedeme bir tane yapıştırdığını..
* Disiplin ve görev bilincini anneme nasıl aşıladığını, bana gösteren bir insandı..

Dün üst üste birkaç kötü haber aldım. Hem sağlık , hemde işimle ilgili sorunların üzerine bugün bunu duymak şok yaşattı diyebilirim. Şu an gözümde ne iş, ne de kızımın ve benim sağlık sorunlarımız var.

Kendisi 1 yıldır rahatsızdı, tuvaletini tutmakta zorlanıyor, aklı gidip geliyordu. 5 aydır ise sürekli yatıyordu. 1 aydır konuşamıyordu. 5 gündür gözlerini açamıyordu. Beklemediğimiz bir ölüm değildi. ama yine de şoka girebiliyor insan. Her an, her saniye acısı katlanıyormuş gibi. Hiçbir şey düşünmeden durup, anlamsızca ekrana bakıyorum sabahtan beri. Bu kadar yakın olmamıza rağmen, hazırlıklı bir ölüm olmasına rağmen yine de bu derece etkileneceğimi düşünmemiştim.

Üzgünüm.
Tek söylenebilecek şey Allah' ın rahmetinin üzerinde olması ve nur içinde yatması temennisi...

* Biraz durgun, biraz yorgun, telefonda babasının ağlayan sesine üzülen Efsa...

3 Eylül 2010 Cuma

Çizgiler



Kadın dedi ki...
"Sev beni… Gözümünün kenarında ki çizgilerce!" diye yazmıştım geçenlerde...

Adam dedi ki...
"İnsanın gözündeki çizgiler onun yaşadıklarıdır."

Kadın dedi ki...
"Benim genelde mimiklerimden dolayı oluşmuşlar."

Adam dedi ki...
"Hayat o zaman pandomimdir size..."

Kadın dedi ki...
"Güzel bir tanım :)"


* Güzel bir haftasonu dileyen Efsa..

* Görsel

1 Eylül 2010 Çarşamba

Vukuatlarım



* Benzinlikteki markete gidip dönüşte aynı tip ve renk başka arabaya zınk diye oturuvermek! Sonrada yandaki adama garip garip bakmak!

* 5 yaşındayken 2 kez evden kaçmak...Biri ablamın peşinden okula gideceğim diye... İkincisi babam çikolata vermeyince, kahveye!

* Annem örgü makinesinde istediğim şeyi yapmama izin vermeyince; arkasına oturup, peçeteleri parça parça kopartıp, onlardan ufak top yapıp burnuma tıkmak. Nefes alamayınca kurtarılmak!

* En öne oturup, şoföre parayı uzatıp "şunu uzatır mısınız" demek. Şoförünse dönüp yüzüme gülerek "kime uzatayım" demesi!

* Annem yokken balkon demirlerinin arasına kafamı sokmak, sonrada çıkaramamak. Ama en kötüsü eteğimin üzerindeki kırkayağın varlığı...Çığlıkk!

* Kahkül keseceğim derken, yamuk kesmek. Hal böyle olunca saçımın o kısmını dipten kazımak. Birkaç gün sonra çıkmaya başlayınca... Fondoten dahil bir çok boya maddesi ile ten rengine boyamak!

* Cıvımadan seviyeli şekilde sohbet ettiğim birine "uyanmadıysan dürteyim" diyecekken "uyanmadıysan sürteyim" yazmak. Kim koydu s ve d yi yanyana demek!

* Sevgiliyi arıycam diye, eski genel müdürümü aramak. Gelen seslere istinaden "nerdesin, napıyorsun ki arabada" diye hesap sormak!

* Restoranta girince buharlaşan gözlüklerim sayesinde önümü göremeyip, benim için ayağa kalkan hoşlandığım çocuğun ayağına kapanmak!

* Eleme maçlarımdan birinde hafızamı kaybetmek. Serumu yiyince kendine gelmek. Ama bu sırada "ben bu öküzle mi çıkıyorum" demiş olmak!

* İş yerinde 1.haftamda, tuvaletteyken sular kesilmesi... 2.haftaysa yine tuvalette kapının kulpunun elimde kalması, diğer kolun öbür taraftan düşmesi ve içeride sesimi duyurma çabalamam.

* İlk yol maceramda fırtınaya yakalanmak. Serviste balataları yeni değişen aracımızla 5km elfreni çekili gitmek, en son dumanlar çıktığını anımsamak. 5. Şeritten sağ şeride zorla geçip, dumanlar çıkan araçla benzinliğe yanaşmak ve pompa görevlilerinin bir panikle elinde tüplerle yanıma gelişleri!

* İlk kazamı ayakkabım çamur olmasın diye girdiğim 2 seranın arasında çıkmak için geri geri giderken, seranın açık penceresine vurarak yapmak!

~~~~~~~

* Pazar gün ki sınavda bana dua edin diyen Efsa...

* Ve ayrıca yeni kampanyamız olan "Umut Çocukları Okulda" kampanyamız için desteklerinizi bekliyorum. Konu ile ilgili Birmilyonkalem sitesine göz atabilirsiniz.

* Ve Kitapkolik.net kitap ödüllü yarışma düzenlemiş. Yarışma hakkında ayrıntılı bilgi için buyrun buraya.

* Görsel

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Dans




* Geçen sene bloga yazmışım 22 Ağustosta Tangoya başladığımı... Hoş 52 haftanın 52 sinde gitmedim ancak 35 hafta gidebildim, ama benim için eşsiz bir deneyim, stres atma yolu oldu dans. Hep hayalimdi tango öğrenmek ve 2009 hedef listemde vardı. Gerçekleşti... Tabi ki hala eksik kalan noktalar var :) ama tango öyle bir detaycı ki, en ufak hareketi adımı bile kaç ders sonra oturtabiliyorsun.        

İlk başta annem oraya verdiğim parayı boşa sayıp, karşı çıkmıştı. "gideceksin de ne olacak, bu yaştan sonra öğrenipde ne yapacaksın, gösteriye mi çıkacaksın" diyerek :) Ama benim ne kadar hevesle gittiğimi ve yüzümdeki gülücükleri gördüklerinde bir zaman sonra vazgeçti mırıldanmaktan.

Şimdi takvim olarak 1 seneyi atlattım evet. "Neden hala devam ediyorsun" diye soruyor çoğu arkadaşım. sen bilsen bile başkası bilmeyecek. Evet bilmeyecek belki.. Sadece dans ederken şunu anlıyorum: hayatı ertelemiyorum, ilk kez geleceği düşünmeden, plan yapmadan, anımı yaşadığım tek şey dans benim. İşte bu yüzden birkaç kez bıktığım olsa da hep devam ettim. İyi ki de etmişim.

Ve şimdi ufak bir video koymak istedim. Öylesine bir derste, öylesine "hadi video çekelim" anında hatalarında, kıkırdamalarında, koca göbeğiminde var olduğu ufak bir video... :)

Belki bir gün daha özel bir çekimle, daha özenli bir şekilde bir video çekilir. zira normalde yasak video çekimi bile. Görüntü kalitesi çok iyi olmadığından koydum buna güvenerek. :))

 

VEEE
ayın 20 sinde akrepkizi blogum 3. yılına girdi hayırlısı ile.
Nice nice paylaşımlara, dostluklara...
Bu yıl da bana çok özel dostlar kazandıran blog dünyasına minnettarım bu yönde.
Ve blog dünyasına ilk girdiğimde, ilk yazı deneyimlerimde, çelişkilerimde, mutsuz hissettiğim anlarımda yanımda olan Beenmayam, La Paragas, Evren, Arzu ve Utku' ya hala hayatımda var oldukları için çok teşekkür ediyorum. :)

Vee Üfürükten prensesiminde blogunun yıl dönümüydü 20 si. Nice paylaşımlara güzel kız deyip kaçıyorumm. :)

* Görsel

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kampanya / Umut Çocukları Okulda...


"24 Ağustos 1999 Günlerden Salı
Marmara depreminden 7 gün sonra...

Enkazın altından iki kişi sağ çıkartıldı. Bunlardan birisi 155 saat sonra Yalova /Çınarcık'ta kurtarıldı. Kurtarılan erkek çocuk 5 kilo kaybetmiş, susuzluktan dili kurumuştu. Ailecek altı katlı bir binanın giriş katında oturuyorlardı. Babası ve üç ablası depremde öldü. "

O çocuk, yani İsmail ÇİMEN bugün nerede ne yapıyor dersiniz? İsmail gibi depremin yıkıntıları arasına doğan pek çok çocuğumuz bugün ne yapıyor? Nerede hangi imkanlarla yaşıyorlar, Okula gidiyorlar mı? Bir ihtiyaçları var mı? Deprem yaralarını ne kadar sarabildiler?

DEPREM ÇİÇEKLERİ UMUDA AÇSIN!

1 Milyon Kalem'de yeni bir kampanyaya daha başlıyor.
Bir milyonkalem olarak, Yeşilovacık, Dursunbey, Tokat, Ulupamir, Adıyaman derken bu sonbaharda Yalova Çınarcık'taki çocuklarımızın tuttuğu kalem, yazdığı defter olmak için hazırlanıyoruz.

Onlar bizden okul çantası istiyorlar. Çizgili ve kareli defterler. Kırmızı ve kurşun kalem. Kalemkutusu. Düş dünyalarını resimlemek için renk renk boyalar istiyorlar. Bu sese kulak verin, bir milyonkalem kampanyasına siz de destekte bulunun. Bloglarınızda banner ve kampanya linklerimizi vererek katkıda bulunun.

Göndermek istediğiniz kalem, defter, silgi, boya kalemi, kalem kutusu vb. hediyelerinizi.

Çınarcık İlköğretim Okulu
Halit Kılıç (Okul Müdür Yardımcısı)
Hasan Baba Yolu - Çınarcık - Yalova

Nakdi yardımlar için:

Yalova / Çınarcık Ziraat Bankası
Çınarcık ilköğretim okulu
Okul aile birliği hesabı
560-9858-5002
adresine yollayabilirsiniz. Gönderilerinizi takip edebilmemiz için, lütfen birmilyonkalem@gmail.com adresine e-posta ile bilgi veriniz. Lütfen gönderilerinizin üzerine "Birmilyonkalem Umut Çiçekleri Okulda" kampanyası notunu eklemeyi unutmayınız. Çocuk gülücüklerinde yer bulmak umuduyla.

1MK
1milyonkalem sitesi editörleri


Not: Gönderiler doğrudan okul müdürlüğüne yapılmalıdır. Bir milyonkalem sitesi bütün kampanyalarında olduğu gibi asla yardımları kendisi kabul etmez. Bu konuda okul müdürlüğü dışında herhangi bir yere gönderimde bulunmayınız.




17 Ağustos 2010 Salı

Bir Dünya Gerçeği: İstismar




İstismar nedir?
İstismar, bir çocuktan yaşça büyük bir kişinin, çocuğun fiziksel, ruhsal, cinsel ve sosyal açıdan gelişimini engelleyen; uygunsuz, zarar verici davranışlardır. Hiç kimse kendi gereksinim ve isteklerini karşılamak için çocukları kullanmamalıdır.

İstismar sadece ülkemizde değil, tüm dünya ülkelerinde görülen toplumsal bir sorundur. Öncelikli olarak bu konu ile bağlantılı meslek gruplarında çalışan insanların eğitimi fazlasıyla önemsenmelidir. İstismar olgularının adli yollar dışında psikiyatristlere gelmesi pek çok etik sorunu da beraberinde getirir. Hastanın mahremiyetine karşın bildirim yükümlülüğü sık tartışılan bir etik sorundur. Hasta bilgilerinin mahremiyeti Hipokrat’tan beri tartışmasız kabul edilen bir etik kuraldır. Ancak istismar gibi bazı özel konularda bildirim zorunluluğu bulunur. Bu zorunluluk, sonuç olarak kişi ve toplumun yüksek yararına hizmet etmeyi amaçlar. Sağlık çalışanları bu bilgileri saklamaları halinde para ve hapis cezasına çarptırılabilirler. Bu zorunluluğa karşın adli bildirimde bulunulan olgu sayısı oldukça azdır (Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Kongresi, 29 Eylül 2009 Ankara).

Bunun dışında sağlık çalışanları, polisler ve çocuk koruma servisindeki görevli sağlık personeline tam donanımlı bir bilgi verilmesi çok daha sağlıklı olur görüşündeyim. Birçok görevli, hiçbir bildirim yapmadan görev hayatlarını bitirmişlerdir. Yukarıdaki kaynak gösterilen kongrede, istismar için kesin kanıtların bulunmaması sağlık çalışanlarının en son düşüneceği durum olması gerektiği görüşü belirtilmiştir. Bazı çalışanlar bu noktada kanıt aramaya girişebilmekte, ama bu görev aslında onların yetki alanına girmemektedir. Sorumlu oldukları alanlar, şüphelendikleri durumları ilgili yerlere bildirmektir. Bu konuda çocuklarla çalışan çoğu uzmanın bildirim zorunluluğu ile ilgili yasaya uymama nedenleri şöyle özetlenebilir;

• Dava edilme veya karşılık görme korkusu,
• Çocuk koruma servislerine yeterli güven duyulmaması,
• Klinik kanıt veya bildirilmiş kanıtın yetersiz olduğunu düşünme, çocuğun ve ailenin zarar göreceği endişesidir.
• Bu kaygıların her biri olguya göre haklı ya da yersiz olabilir. Ancak ruh sağlığı çalışanlarının sorumluğunu hakim, savcı ya da çocuk koruma servislerinin işleri ile karıştırmamak gerekir.

Benzer şekilde ilköğretim okullarında verilecek olan eğitim ve bilgilendirme ile çocuğa kimin iyi, kimin kötü davrandığına dair ayrımı yapabileceklerdir. İlgilenenler cinsel istismar konusunda Doç. Dr. Ayten Erdoğan’ ın bilgilendirici yazısına http://www.benikoruyun.com/?p=211 adresinden ulaşabilirler.
Ülkemizde istismarın boyutları nelerdir?
Türkiye’ de yapılan birçok araştırma neticesinde, çocuk ihmal ve istismarlarında bildirim oranının çok düşük rakamlarda olduğu görünmektedir. Cinsiyet faktörüne bakıldığında geçmiş yıllarda kız çocukları çoğunlukta iken, son yıllarda erkek çocuklara yapılan istismarda büyük bir artış gözlenmektedir.

Ülkemizde adli bildirimde genel olarak aileler, toplum baskısından çekinerek olayın üzerine gitmek istemiyorlar. İstismara maruz kalan vakalarda birçoğu aile bireylerinden birisi olup, bazı durumlarda yabancı kişilerce de yapıldığı da gözlemlenmiştir. Aile istismarcının tehditleri ile yılabilmekte, çocuklarına fazla bir müdahale olmadığı ya da fiziksel olarak hiçbir zarar verilmediği olaylarda dedikodu çıkmasın diye ört bas etmeye yoluna gitmekte ve konunun kapanması için, teşhis ve bulguları koyan insanlara baskı uygulayabilmektedir. Tam tersi olarak uzmanın net tavrı sayesinde güvenle adli sürece el atabilmektedirler. Yine aile konuşmaya karar verdiğinde, kendi aralarında birbirini suçlamalar da sıkça rastlanmaktadır.
İstismara uğrayan çocuklarda ne gibi davranışlar görülmektedir?
Kaygı, uyku ve travma sonrası stres bozuklukları, dikkat eksikliği, sosyalleşmeden uzaklaşma, öfke ve korku nöbetleri, intihar düşünce ve girişimleri sıklıkla görülmektedir.

Ne yapılmalı?
Fazla beklenmeden mutlaka bir uzmandan destek alınmalı, fiziksel ve ruhsal tedavilerin ivedi biçimde yapılması sağlanmalıdır. Çocuğun kendisini yalnız ve suçlu hissetmesi önlenmeli, özellikle olumlu, ilgili ve dikkatli davranılmaya özen gösterilmelidir. Herhangi bir suçu bulunmadığı anlatılmalı, istediği anlarda sevdikleri ve güvendikleri kişilerin desteğini hissetmelidir. Mağdura tıbbi yardımın yanında adli yardım süreçleri de basit bir dille anlatılmalıdır.

Bir anne olarak eksik olarak gördüğüm diğer bir konu ise, bu konuda bilgilendirici kaynakların yetersizliği. İstismar elbette ki sadece cinsel yönden ortaya çıkmıyor. Bunun fiziksel, duygusal boyutu da dahil pek çok yıkıcı çeşidi var. Bedensel etkiler tedavi edilse de, ruhsal boyuttaki bu şiddet giderek artıp, çocuğun ileriki hayatını olumsuz etkilemektedir. Üstelik bu mağdurlar toplum tarafından istenmeyen ve kirli şeklindeki ifadelerle dışlanmaktadırlar.

İhmal ve istismar gören bireylerin ailelerinin bu konuyu sadece aile içi olarak görmeyip, bunun toplumsal bir sorun olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Bu noktada görsel ve teknik iletişim araçlarının doğru ve bilgilendirici yayınları sayesinde toplum bilincinin arttırılabileceğini düşünüyorum. Bunun yanı sıra Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’ un ilgili hükümlerinde yapılacak olan, iyileştirmeler ve yaptırımlar ile yeniden düzenlenmesi yerinde bir karar olacaktır.

Konu çocuklar olunca her insanın bir oturup iki düşünmesi gerekiyor. Lütfen çocuklarımızı çok sevelim. Ama onları severken içinde bulundukları tehlikeleri de göz önünden ayırmayalım. İstismara maruz kalan insanların birçoğunun tehdit, ilaç, para, oyuncak verilerek kandırıldığını unutmayalım.

Efsa…

* Bu yazı daha önce şurada yayımlanmıştır.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Mektuplar / Meleğime



Ben; bir gün, bir meleğin annesi oldum…
Sonra yavrum melek oldu…

Bir gün benden gitti.
Ummadığımız bir anda yaşamayı seçen bebeğim, o an ölmeyi seçti.

Daha erken, benim başıma gelmez dediğimiz şeyler vardır ya hayatta. Hayat günlük meşgalesiyle oyalarken, “ce eee” kıvamında bir süprizle bambaşka bir boyuta geçirir bizleri. Aklınıza gelmeyen başınıza gelir! Bebeğiniz sizden, yaşamdan erken ayrılmıştır.
İçiniz yanar…

Çünkü artık siz onun büyüdüğünü, okula gittiğini, karne alışını göremeyecek; bisiklet sıyrıklarını temizleyemeyeceksinizdir. “O kirli ayakkabılarla basma yere, yeni temizledim” şeklinde yüksek bir ses çıkmayacaktır artık boğazınızdan. Kokusunu duyamayacak, en sevdiği yemekleri bilemeyeceksinizdir. İlk sevgilisi, ilk işi olmayacaktır hiç.

Tarihler hep o günü gösterecektir sizin için. Her rengin hüzün barındıran bir tonu olur ya, bu tarih de öyledir takvimler arasında. Bütün günler beyaza, maviye boyansa da; bir tanesi siyah kalır.

Bir gün canınızı feda edebileceğiniz bir insan çıkmıştır karşınıza. Ama o, bir gün ölür. Etrafınızdaki herkes sabır ve dayanma gücü diler size. Herkes bilip bilmeden, bir şeyler söyler. Kendilerince teselli ederler, sanki bunlar yetecekmiş gibi. Suratlarına baktığınızda ise acılı bakışlarla dolu bir sürü gözle karşılaşırsınız. Bazen bu “geçer” diye ahkam kesenlere “hıh” dercesine gülersiniz içinizden… “acımı nereden bileceksin ki” diye düşünürken, gözlerinizin her daim yanmasına engel olmaya çalışırsınız. Yolunuzun üzerindeki parklardan köşe bucak kaçtığınız anları hatırlarsınız. Bu acı zamanla hafifler mi bilemezsiniz. “Allah insanlara kaldıramayacağından fazla dert vermez” derler. Ama bunca anne olmayı hak etmeyen kadının arasında “neden ben?” diye de düşünmeden edemezsiniz. İsyan etmek değil de; bir sürü keşkeniz olur, yaşamadığınız anlarınıza.

Benim bir gün bebeğim öldü…
Ben ise nasıl geçtiğini yaşayana soralım tadında günler geçirdim. Hani şu “geçire geçire geçirilen zamanlar” dediklerimden…

Şimdi bebeğimin ölümünün üzerinden 3 koskoca yıl, 6 bayram geçti…
Bayramlık alamadan ve her fırsatta yokluğunun sancıları ile geçirdiğim doğum günleri…

Evet, başardık! Hayata yeniden uyum sağladık babanla. Ama geceleri terden sırılsıklam, göğsümün sızladığı anlarda sanki acıkmışsın da emzirmem gerekiyormuş gibi bir hisle uyandığım oluyor. Arada karnımda tekme atışlarını duyuyor gibiyim… Bir bebek kokusu duysam sanki varmışsın, “bak ölmedi işte” ler gibi…

Günlerin çabukluğu kadar kolay geçmiyor acılar, ama sabrediyorum. Belki diyorum belki bir gün senin gibi güzel ve evimizin içini mucizelerle donatan bir bebeğimiz daha olur.

Benim bir gün bebeğim öldü…
Ve ben onun ardından üzüldüğümü, ağladığımı, acı çektiğimi hisseder diye güçlü durmaya ve hayatımı devam ettirmeye karar verdim…

Ben; bir gün, bir meleğin annesi oldum…
Sonra yavrum melek oldu…

 
* Hayırlı Ramazanlar ve herkes için güzel günler dileyen Efsa...
 
* Görsel

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Son/ra/lar



Adam dedi ki...
"Elinle burnunu kapatıp bir derin suya atlasan ve gözlerin kapalı olsa senin sen olmamana tek engel gözlerini açman olur...
Sen olmak gözlerin de..."

Kadın dedi ki...
"Suya bırakmak kendini. Sesi bile ne de güzel gelir. :)
İlk defa kendini sorgusuz bırakabilirsin, seni sarıp sarmalayana.
Sen demeden dokunur sana.
Nefesin tükenene dek...

Gözlerini açmasan da, istemsiz bir savunma mekanizması yaratır bedenin kendine.
Sonlanır herşey."

Adam dedi ki...
"Ve her son yeni bir başlangıçtır"

Kadın dedi ki...
":) inancı kalanlar teselli bulsun bununla. Bana göre artık her başlangıcın bir sonu var.
Ama sondan önce sonra larını yaşamak daha koyuyor"

Adam kadına sonraları yaşattı...
Masal bitti.



* "Dedi ki" serisindeki veya bu gibi diyaloglara bakarken, yine de yüzünde hoş bir gülümseme yerleşen Efsa...

* Görsel

5 Ağustos 2010 Perşembe

İki Yüz




Adam dedi ki...
"iki yüz, iki hayat mıdır?"

Kadın dedi ki...
"Hayır. Tek hayat. Tek insan. İçteki ikiyüz vardır"


* Bugün garip bir can sıkıntısı yaşayan Efsa...

* Görsel
Related Posts with Thumbnails

..